hüzün, çaresizlik, umut, yakarış, ama en çok hüzün... bu kavramların birleştiği bir müzik türü düşünün; afrika'dan getirilen kölelerin müzikli yakarışlarını ve umutlarını da...
güneşin tepesinde olduğu bir günde çalışmak zorunda olan teri su gibi akan bir afrikalı, ailecek çalıştıkları kölelik vasfında işler... kendilerini ifade edebildikleri ne bir ortam ne bir düşünce var, çaresizliğin verdiği zorunlulukla yüklenilen köleliklerinden başka hiçbir şeyleri yok. ellerinde kendileri,aileleri ve içten, saf müzikleri var. hiçbir kaygı gütmeden yaptıkları müzikler, mırıldandıkları şarkılar var.

bu tabloyu düşünmek beni nedense incitir hep, hüzünler kırılır sanki içimde ve sonrasında aklıma anadolunun meşhur saf hüzünlü türküleri gelir. ikisindeki de saflık ve açıklıktır. süslü cümlelerle aldatma değil, olanı olduğu gibi söyleme alışkanlığıdır.
bu yüzdendir ki ikisi de insanın yüreğine dokunur, hisseder ve başkalarını hissettirir. uzakta hiç tanışılmamış bir yabancıyı anlamayı sağlar. anlamayı sağlar ya, sanki gerisi de boştur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder